2010 yılında Bal filmini izlediğimiz ve ödüllerini takip edemediğimiz usta yönetmen Semih Kaplanoğlu nihayet Buğday filmiyle sinemalarımıza da uğradı. Tokyo’dan büyük ödülle dönen ve son olarak Malatya’dan ödüller kazanan Buğday’ın genel gösterimi de hali hazırda devam ediyor. Kaplanoğlu bizi kırmadı ve Buğday filmine dair derin bir röportaj yapmamıza imkan sağladı. Karıncalarla ilgili merak edip sorduğumuz soru da ise ufak bir spoiler olabilir.

Bu uyarıyı da yaptıktan sonra doyurucu röportajla sizi baş başa bırakalım.

 

Buğday’ın çıkış noktası ve fikri nasıl ortaya çıktı ve en son 2010 yılında Bal filmini izlemiştik. Bu film için neden 7 sene bekledik?

Uzun yolculuklar yaptım dünyanın etrafında. O yolculuklar esnasında dünyaya dair çeşitli bilgilerim oldu. Özellikle iklim değişiklikleri, türlerin yok olması, savaşlar, ülkelerin arasında çıkan mülteci sorunları, açlık… gibi. Bunların bu kadar yaygınlaşması ve hayatımızı zorlaştırmasının nedenleri üzerine düşünüyordum. Bunları film için düşünmüyordum. Bir film yapmak için düşünmüyordum. Sadece tanık oluyordum, görüyordum ve bu konuda insanların, devletlerin, ülkelerin ve devletlerin seyrettiklerini, aldırmadıklarını görüyordum. Öte yandan da aslında yaklaşık 15-20 yıldır da bilgi üzerine düşünüyordum. Bilginin bilimin teknolojinin hayatımızı nasıl bir hale soktuğunu… Çünkü o kadar hızlı bir süreç yaşadım ki. 55 yaşımdayım ben ve hayatımız çok hızlı değişti. Daha konvansiyonel, sıradan, eşyanın hakim olmadığı bir hayat sürerken bu giderek hızlanarak aslında bir tüketici ve gereksiz nesnelerle hayatımızı doldurduğumuz bir dünyanın içine düştük. Ama sadece biz değil tüm dünya böyle. Bütün bunları motive eden şey bilim, teknoloji, hayatımızın konfora kavuşması vs… Ama tabii bunların bir de bedelleri var. Evimizin her odası ısınıyor belki bugün ama onun karşılığında da belki bir yerlere aşırı dolu yağıyor. Fabrikalar yoğun çalışıyor, elektrik üretiyoruz ama kömürü kullanıyoruz ve o kömür çevreye zarar veriyor. Yollar yapıyoruz ama o yollardan dolayı bir sürü hayvanın, bitkinin, doğanın dengesi bozuluyor. Yeni havaalanından şikayet ediyoruz ama uçağa binmeden de edemiyoruz. Bunlar nasıl olacak peki? Bütün bunları oturup düşününce ve gidişatı görünce aklıma Musa-Hızır kıssası geldi. Çünkü biz her şeyden eminiz ve her şeyi bilerek yaşadığımızı düşünüyoruz ama bir şeyleri bilmiyoruz ki başıma bu işler geliyor diye düşünmeye başladım. Sonuçta bir bilim adamı ya da vicdanı olan bir insan bir telefonu ürettiğinde o telefonun içine koyduğu malzeme yüzünden Afrika’daki çocukların zorla çalıştırıldıklarını veya Çin’de üç kuruşa insanların sömürüleceğini düşünmeden bu üretimi nasıl yapabiliyor mesela? Bu mesela önemli bence. Demek ki bırak metafizik düşünceyi, yaptığımız şeylerin nasıl sonuçlar doğurabileceğini düşünmüyoruz aslında. Ya da bilmiyoruz, araştırma gereği duymuyoruz. Bir bilim adamı hayatında bu sorgulamaları yaptığında nerelere varabilir aslında? Her şeyi tam olarak bilmediğini, bilemeyeceğini anlayabilir. O zaman devreye vicdan, başkalarını düşünmek, kendi yetersizliğini görmek gibi sorgulamalar girebilir. Bu Musa-Hızır kıssası da bir anlamda bunu anlatıyor.
Bir kişi peygamber de olsa, mevki olarak kutsallığı da olsa bir insan ve yeterli donanıma sahip olmayabilir ve o bile eğitilebilir, onun bile öğreneceği çok şey olabilir. Kaldı ki biz normal insanları düşünürsek… Bu düşündüklerim ve kıssa ile beraber yavaş yavaş bu hikayeyi kurmaya başladım. Tabii bu hikayeyi kurarken de aslında işin odağına bilimi, metafiziği, ekolojik meseleleri vs… almaktan öte insanın iç benliğine dönük bir bakış geliştirebilir miyim, ona baktım temel olarak. Çünkü ben sosyolog değilim, ekolojist değilim. Benim derdim insana dair bir film yapmak. Bunu bir ana karakterin üzerinden yavaş yavaş inşa ettim.

Ben hiç beklemedim aslında 7 sene, çalıştım.  Çünkü şu an yaşadığımız dünyayı temsil etmek için tek bir imaj, tek bir mekan yeterli olmuyor. Biz bugün modern bir şehir düşündüğümüzde bize sadece tek bir şehir görüntüsü gelmiyor, birçok şehrin bir arada olduğu anonim bir görüntü geliyor. İşte o anonim görüntüyü oluşturabilmek için bir seçme yapmam lazımdı. Ona en yakın şehirler, coğrafyalar anlamında. Amerika’da dolaştım, mekan baktım. Birçok yere gittim Almanya’da. Detroit şehrini buldum, orada fotoğraflar çektim. Sonra geri geldim Almanya’da yaklaşık 8-10 şehri, çeşitli mekanları gezdim. Onları nasıl eşleyebilirim, Almanya’daki bir sokaktan Detroit’teki bir bilim müzesinin fasatına nasıl geçebilirim… Bunların çalışmaları, bunlardan yeni bir dünya oluşturmak tabii ki zaman aldı. Bir de tabii bu bütçesi olan da bir film. O parayı bulmak, o parayı bulmak için yine çeşitli dünya şehirlerine seferler düzenlemek… Onlarla toplantı yapmak, onarı ikna etmek, televizyonlara senaryonu göndermek, senaryoyu çeşitli dillere çevirtmek… Bunlar tabii tam 7 sene değilse bile 5 senemi aldı. Çekim de mesela 1 sene sürdü ama çekimleri Aralık’ta bitirdik sonra tekrar yazın çekim yaptık. Çünkü yazın başakları çekmemiz lazımdı. O yüzden de bir sene öyle geçti.

Tokyo’dan büyük ödül geldi. Adana ve Malatya’dan da ödüllerle ayrıldınız. Fakat Avrupa festivalleri bu şekilde geçmedi Buğday için. Bunun sebebi ne olabilir? Buğday’ın hak ettiği ilgiyi aldığını düşünüyor musunuz?

Avrupa festivalleri konusunu bilemiyorum. Aslında bize festival hiçbir zaman “Filminizi şundan dolayı aldın, şundan dolayı almadık” diye bir şey sunmuyor. Ancak haksızlık etmeyelim şöyle şeyler de oldu: Bazı önemli festivallerden -Venedik gibi- davetler aldık ama ortakların ya da ekibin içindeki diğer kişilerin “Daha iyi bir festivale, Berlin’e, Cannes’a gidebiliriz” gibi daha farklı düşünceleri vardı. O yüzden de o daveti açıkçası geri çevirdik. Bu bir film ve süreç sadece yapımcısına bağlı olmuyor. Dünya satışçısı var, ortaklar var… Ben de bu karara uydum. Bir böyle bir yanı var bir de mesela ben Avrupa’da izlediğim filmleri izlediğimde gördüğüm bir şey var: Bildiğimiz birkaç yönetmen dışında işlerin çok da iyi işler olmadığını düşünüyorum.
Festivallerde belki bir tür yorulma olduğunu, seçicilerin de artık fazla popüler işlere doğru dönük yaklaşımları olmuş olabileceğini düşünüyorum. Bir de tabii şu olmuş olabilir: İçeriği ya da ele aldığı konu bir şekilde hoşlanmadıkları bir şey olabilir. Sonuçta siz filminizi veriyorsunuz birileri seçiyor, birileri seçmiyor. Birileri ödül veriyor, birileri vermiyor. Yapacak bir şey yok zaten gönderirken bunu göze almanız gerekiyor. Her film festivallere gidip ödül alacak diye bir şey de yok. Birçok iyi film de o festivallerin seçkisine girmemiş olabiliyor. Bunu çok fazla dert etmemek lazım. Ama eğer bu bir tür politik sebeplerden dolayıysa bu onları bağlayan bir şey.


Filminiz distopik bir gelecekte geçen, ekolojik sorunlara da değinen manevi bir yolculuğu anlatıyor. Siz filminizi nasıl tanımlarsınız ve gidecek olanları neler bekliyor olacak?

Filmleri bir takım türlerle etiketlemeden yapamıyoruz aslında. Yani illa ona bilimkurgu, distopya, dram, apokaliptik vs… bir şey dememiz gerekiyor. Film yapan bir yönetmenin, bir yaratıcının film yaparken kendini o alanın içine hapsetmesini doğru bulmuyorum. Ben “distopya yapacağız ama içine de bilimkurgu azıcık da şundan biraz da metafizik koyup harman yapalım” demedim. Tabii ki ister istemez filmde kullandığınız bazı materyaller ilk görüşte o filmin tanımı için geçerli olabilir ama ben öyle bir türü tamamen temsil edecek bir film yaptığımı düşünmüyorum. “Ne yaptın?” derseniz inanın bilmiyorum. Bir şey söyleyemem ama eleştirenler, yazanlar, düşünenler belli şeyler söyleyebilirler.

Seyircileri bence çok alışık olmadıkları bir film bekliyor. Bu kavramların çok ele alındığı ya da bir tür temsiliyet içerisinde ele alındığı bir film pek gördüğümüzü zannetmiyorum. O yönden farklı bir şey izleyeceklerini düşünüyorum hem görsel hem hikaye açısından.

Din/metafizik ve bilim her zaman karşıt gibi görülmüştür ama sizin filminizde bir birliktelik mevcut. Sizin amacınızda bu birleşime de hizmet etmek mi?

İlk soruya cevap verirken aslında bunu biraz açtık. Metafiziğin içinde olmadığı bilim, bilimin içinde olmadığı metafizik bence her zaman eksiktir. Çünkü aslında o bilim adamları da metafiziği yok etmek için ya da din adamları da bilimcileri yok etmek için düşünmüyorlar. Ama yaşadığımız dünyada bu insanın temel bir sorunu: Ben nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Ne olacağım? Şimdi biz ölümlü varlıklarız. Öldükten sonra ne olacağına dair çeşitli inanışlar var. Mesela bilim bu konuya cevap veremiyor aslında. Ruh var mı yok mu? Buna vardır ya da yoktur diyemiyoruz. Emin olamadığımız pek çok şey var. Ben bu filmi düşünürken her türlü emin olamadığımız şeyin bizim hayatımıza geri dönüşünde nasıl sorunlara yol açabileceğini anlamaya çalışıyorum.
Bilimi de inancı da motive eden şey aslında bilemediklerimiz değil mi? Hayatı, teknolojiyi vs… ilerleten şeyler de bilemediklerimize dair sorduğumuz sorulardan türemiyor mu aslında?
Bunlar birbirlerine karşıt şeyler değil aslında. Newton gibi bilim adamlarına da baktığın zaman son derece inançlı adamlar olduğunu görebilirsin.

Karıncaların hikayesine epey kafa yorduğunuzu ve oluşum sürecinde de bu konuda bir hikayeniz olduğunu duyduk.

Evet. Bal’ı yaparken arılarla ilgilenmiştim uzun uzun. Burada da karıncalarla ilgili düşündüm. 20 sene kadar önce bir yörük kadının hikayesini dinlemiştim. Bir kıtlık zamanı tohumları bile yedikleri için ekecek tohum bulamayınca karınca yuvalarından tohumları almışlar. Ama karınca yuvasına zarar vermemek için yuvanın etrafına bir daire çizip karıncaların ambarı, yumurta yerleri, kendilerinin bulunduğu yerler gibi yerleri tespit edip, yuvayı doğu-batı, kuzey-güney eksenlerinde inceleyip ambarın yerini işaretliyorlar. Sonra orayı kazıyorlar. Öyle yaptıkları zaman karıncaların yaşantılarına zaman vermeden ve yuvayı bozmadan tohumları alıp tekrar kapatıyorlar. Böylece tekrar tarıma başlıyorlar.
Ekin ekilmiş yerlerin yakınlarında karınca yuvaları vardır. Çünkü onlar hasattan kalan şeyleri yuvalarına götürürler. Bir buğday tarlasının etrafındaki karınca yuvalarını açarsanız avuç avuç tohum elde edebilirsiniz. Anladığım kadarıyla seleksiyon da yapıyorlar. Gidip mesela kusurlu bir tohumu yuvalarına taşıdıklarını zannetmiyorum. Hayat tekrar o şekilde başlayabiliyor. Bitkiler tekrar üremeye başlayabiliyor. Bunu filme koymak istedim çünkü aslında yeryüzündeki kaynakların hiçbir zaman tükenmeyeceğini gösteriyor. Yeryüzü dediğimiz şey sadece insana ait değil. Karıncalar da var, diğer canlılar da. Onlar hem bir şeyleri muhafaza ediyor hem de sürdürülebilirliğini sağlıyor.
Herkes bana “O çizgiler nedir?”, “Büyü mü var orada? “gibi sorular soruyor ama o işte o kadının çizdiği şey.

Doğayla insan arasındaki mesafeden de bahsedelim. Dünya bu konuda gittikçe daha kötüye gidiyor ve ileride büyük sorunlarla karşılaşılacağız. Siz bu gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben umutsuz değilim çünkü böyle giderse en sonunda yaşayamayacağımız bir dünyada olacağız. Birçok insan ülke, insan, yer bu koşullara uyum sağlayamayacağı için yok olacak. Bu kapitalizm, tüketim vahşiliği bir yerde duracak. Çünkü kaynaklar sınırlı, yetersiz. Ama insan asla bu konuda yenilmeyecek diye düşünüyorum. Bir yerde bilinçlenecek insanlar. Başka çareleri yok. Sonuçta olan birçok insan, topluma, insana olacak.

Bu bilinci devletler mi başlatacak?

Bu dönüşümü başlatamaz çünkü devletler bu dönüşümsüzlüğün bir parçası. Çünkü devletler de bir sistem üzerinde mecburen davranmak zorundalar.

İnsanlar devletlere mi karşı gelecek peki?

Devletler kalmayacak herhalde. Çünkü bence devletleri de şirketler yönetiyor. Temelde demokrasi dediğimiz şeyin dünyamızın şu halinde hiçbir şekilde çalışmadığını düşünüyorum. Temsil edilemiyor. En ileri dediğimiz Avrupa’da, Amerika’da seçimler yapılıyor mesela, seçime katılma oranı yüzde elli. Yüzde ellinin verdiği oylarla yönetiliyor. Büyük bir kaos var aslında. Bizim kuşağımıza okula bağladığımızdan beri demokrasi, insan hakları gibi birçok kavram öğretildi. Ama ben bugün öyle bir şey görüyorum ki, bütün bu kavramlara bu kavramların önemli olduğunu söyleyenler tarafından ihanet ediliyor.

Tarkovski sinemasından yine izler var ve çok dillendiriliyor bu. Keza inanç ve doğa üzerinden Malick Sineması da akıllara geliyor. Siz bu akrabalık bağlarını nasıl karşılıyorsunuz?

Terence Malick belli bir bakışla, eşyanın, hayatın arka planındaki güçlere, metafizik ilişkilere bakan bir yönetmen. Bunu da kendi içine doğduğu inancın bakışı ile yapıyor. Tıpkı Tarkovski gibi o da insanın, hayatın, eşyanın çok taraflı yönüne, hakikatine bakıyor. Benim yapmaya çalıştığım tüm filmlerde de öyle bir bakış var. O yüzden İngiltere’de de mesela bazı izleyiciler, eleştirmenler Buğday ile Malick filmleri arasında yakın bağlar kurdular. Ben açıkçası hiç düşünmedim. Sevdiğim bir yönetmen ama üzerine düşünüp onun izinden gittiğimi söyleyemem ama Tarkovski için söylerim. Tarkovski benim için sinemaya yapmaya motive eden ve sinemanın sınırlarının ne kadar sonsuz olabileceği hissini veren bir yönetmen. Malick’in sinematografik alanı çok geniş değil. Kahramanlarının arka planlarında metafizik boyut var ama sinematografisi o anlamda tabii ki Tarkovski kadar zengin değil.

Buğday’ı oluştururken başka yönetmenlerden veya filmlerden etkilendiniz mi?

İzleri filmlerde var mı yok mu bilmiyorum ama benim sevdiğim yönetmenler var, 2-3 ayda ir oturup tekrar tekrar izlediğim. Bergman, Bresson, Yasujiro Ozu mesela hiç vazgeçemediğim bir yönetmen benim için. Onun filmlerindeki naiflik, insan ilişkilerindeki derinlik beni etkiler her zaman. Bazen bazı filmlerin bazı sahneleri açıp tekrar izliyorum.

Buğday’da anlatmak istediklerinizin seyirciye geçtiğini düşünüyor musunuz? Bu anlamda izleyicilerden, eleştirmenlerden nasıl geri dönüşler aldınız? Sonuçlardan memnun musunuz?

Seyirciden gelen yorumları iyi ve değerli buluyorum. Görüyorum ki film seyirciye soru sorduruyor. Bir filmin düşündürmesi, soru sordurması filmin önemli bir sonucu. Filmler bittiği zaman bitmemeli, bir şekilde devam etmeli, sorular sormalı, sordurmalı. Hayatın içinde izler bırakmalı. O anlamda bunun çalışmış olduğunu görüyorum. Tabii anlaşılma meselesi benim film yaparken çok da “Burası anlaşılmaz, burayı anlaşılır yapayım” dediğim bir şey değil. Çünkü o da bir kısıtlama aslında. Sonuçta ben filmleri yapıp seyirciye emanet ediyorum ve seyirciye güveniyorum. Şimdi için de film yapmıyoruz. Hiçbir filmi iki hafta vizyonda kalıp üç milyon seyirci yapıp bizi zengin etsin diye yapmıyoruz. Filmler uzun vadede kendi yollarını buluyorlar. İçlerindeki nefes ne kadar derin ve güçlü ise o kadar hayatını sürdürmeye devam ediyor. Bu da öyle umuyorum ki hayatını sürdürür.

Filmin oyuncu seçiminde hep kafanızda aynı isimler mi vardı? Filmi İngilizce ve siyah-beyaz çekme tercihinizin nedenleri nedir?

Geçen gün bunu kimseyle paylaşmadığımı hatırladım: 2008’de Venedik Film Festivali’nde “Süt” yarışmadaydı. Basın ile görüşmeler yapılacaktı. Yanımda tekerlekli sandalyede yaşlı bir Fransız gazeteci hanım vardı. Yanımıza Jean-Marc Barr geldi. Onlar birbirlerini tanıyorlarmış. Gazeteci bizi tanıştırdı, filmimi anlattı. Jean-Marc’ı biliyordum. Tanıştık ve sohbet ettik. Gazeteci kadın durdu durdu ve dedi ki: “Siz birlikte bir film yapsanıza”. Ben böyle anlarda bunları aklıma bir yerlere yazarım. Hiçbir şey boşuna değildir. Eğer o öyle hissetmişse önemlidir. O hislere dikkat ederim. Bu benim aklımda kaldı. Ben senaryoyu yazdım. Casting düşünürken önümdeki isimlerden biri de oydu. Sonra Jean-Marc’ın son işlerini izledim. Onları izledikten sonar aradım, senaryoyu gönderdim. Aldı, okudu ve çok çabuk geri dönüş yaptı. Ama ben Türkiye’ye geleyim, seninle konuşalım. Çünkü ben senaryodan çok etkilendim ve bu işi telefondan, Skype’tan yapmayalım, dedi. 3-4 gün zaman geçirdik. Anladım ki doğru isim o. Diğer oyuncularla ilgili kesin bir fikrim yoktu ama Berlin’de Bal’ın olduğu sene En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü almıştı Andre’yi oynayan Grigoriy Dobrygin. Onunla da orada tanışmıştım ve filmdeki rolünü çok beğenmiştim.

Bir sonraki projeniz nedir?

Bilmiyorum.  Çalıştığım çok şey var ama hangisi olur bilmiyorum. Birkaç senaryom var. Bir tanesi 16.yy’da yaşayan bir şair hakkında. Onun uzun yolculuğu. Malatya’dan yola çıkıyor, 9 senede Mısır’a gidiyor. Gerçek bir karakter. Sonra tekrar Anadolu’ya gidiyor. Sürgünlere gidiyor vs… böyle asi ve metafizik yönü de olan bir karakter.
Mimar Sinan üzerine düşünüyorum biraz. Mimar Sinan’ın bir mekanı yapmasını anlatmak istiyorum. Ama bunların hiçbirine bunu yapacağım diyemiyorum. Bir 7-8 sene daha sürer.

İlgili Makaleler

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir